27 Eylül 2011 Salı

BARIŞ HEMEN ŞİMDİ...


İnsan acaba sürekli söyleyerek bir kelimenin anlamını bozabilir mi? Anlamsızlaştırabilir mi?

 Sürekli söylemek bu noktada kilit nokta belki ama ne anlamda söylediğimiz ondan çok daha önemli sanırım. Olumlu anlamda zikretmek belki bu yönde bir etki sağlayabilir, elbette ki buna ilişkin yapılabilecek eylemler varsa ve uygulanıyorsa. Tek başına söylemin bir etkisi olabilir mi ? bilemiyorum. Evrene gönder durumlarının doğruluğundan emin değilim ama umutla bakmak da aynı şeyse, bu olabilir belki, sonucu değiştirmese de bekleme sürecini rahatlatabilir, bazen de tam tersi olabilir “umutluyum, ne işe yarıyor ki, beni oyalıyor, sıkıldım” da diyebiliriz, kim bilir.

Barışı düşünüyorum. Harflerinden, bir araya gelince oluşturduğuna, bizde hissettirdiğine kadar. Acıların üzerine sürülebilecek en iyi merhem o. Çokça söz ettiğimiz ama anlamını yüzyıllar öncesinden unuttuğumuz bir kelime, sadece kuru bir kelime.

İzlediklerimiz, okuduklarımız, gördüklerimiz, hissettiklerimiz büyük bir kabus olmalı ama ne hikmetse bitmeyen uzun bir rüya bu. Artık bunlar yaşanmasa biz “uyansak”, farklılaşsa her şey, ölen gencecik çocuklar görmesek, ardından bıraktığı gözü yaşlı insanlar onların mutluluğuna akıtıyor olsa o yaşları, herkes özgürce yaşasa, dilini, kimliğini saklamak durumunda kalmasa, hiçbir şeye zorlanmasa.
Seni bekliyoruz barış ve sana hadi gel demekten öteye geçmemiz gerektiğini biliyoruz ama yapabildiklerimiz seni getirmeye yetmiyor.

Sen yine de gecikme, gel olur mu?

BU YER NERESİ Kİ?


Bir çocuk annesiyle birlikte gözaltına alınır ve çocuk ( hatta bebek) olduğuna bakılmazsızın annesinin gözü önünde işkence görür. Bunlar yetmiyormuş gibi annesi tutuklanınca ailesiyle irtibata geçilip çocuğun onlara teslim edilmesi sağlanmaz aksine çocuk esirgemeye gönderilir. Çocuk için psikolojik travma kaçınılmaz olur. Yanında sigara yakıldığında ağlamaya başlar, üzerinde söndürülmüş olmasının etkisiyle, kimseyle konuşmaz. Anne için çocuğundan ayrılmış olmak yetmezmiş gibi Türkçe bilmediği için savunması alınmaz. Öte yandan ağır bir hastalığa yakalanır ama dışarı çıkıp ciddi bir tedavi alamaz. Anne- oğul bir müddet sonra kavuşsalar da bu ne yazık ki çok uzun sürmez ve kadının tekrar aynı durumla ilgili tutukluluğuna karar verilir. Avukatları suçlu olmadığı konusunda onu savunmaktalar hala.

Bu anne ve oğlun çektikleri nedir?

Bir barda Kürtçe türkü söylediği için biri öldürülür. Öldüren kişi bir gerekçe olabilirmiş gibi Kürtçe söylüyordu der.  Bu yeterince ağır değilmiş gibi şimdi bu cinayetten yargılanan kişinin ortaya koyduğu gerekçenin cezai indirime etkisi olur mu, bu tartışılıyor. Bu gerçek olabilir mi diye sorarken buluyorum kendime?

Bir kadın, polis tarafından tecavüze uğruyor ve bunun her türlü sıkıntısını üzerinde taşıyor yıllardır.
Ve bir çok kadın öldürülüyor hala, en yakınları tarafından.

Halı sahada maç yapan askerlerin üzerine ateş açılıyor. Bir asker eşiyle birlikte ölüyor. “Çocuklarımın kanlarını helal etmiyorum diyor baba” nasıl edilebilir ki? Şiddet karşılığını hep şiddetle buluyor, bir çıkmaz sokağa giriyoruz her geçen gün biraz daha.

Bunlar sadece bir iki hafta önce yaşadığımız şeyler. Ne çabuk unutmuşuz di mi? Her gün artık öyle olaylar yaşıyoruz ki, rutin hale geliyor bunlar, bir iki gün içinde unutuluyor, yerine yeni acılar geliveriyor. 

Okuyup, duyduklarımızdan ve benzerlerinden o kadar çok var ki yaşadığımız yerde. O zaman bu yer ne kadar güvenli, ne kadar vatan ve hatta bu yer neresi ki?
  
Cehennemi uzakta aramayın, birileri için bu yaşananlar yeteri kadar yakıcı zaten.

28 Ağustos 2011 Pazar

BİR ÇAYIN DEMİNİ ALMASI GİBİ ZAMAN İSTER BAZI ŞEYLER

 

Hızla yaşanmakta her şey ve aynı hızla tükenmekte. Bu cümle üzerine düşünürken buldum kendimi bugün. Bu olgu kendi yörüngesi  içine aldı bizleri. Ona yetişmek mümkün değil artık. Ayaküstü yeme- içme, günübirlik aşklar- dostlar edinme ve aynı şekilde yitirme, bir yerlere telaş içinde yetişme, zamanla yarışma. Bunlar şehir insanının rutini haline geldi, öyle ki çocuklar bile bu tempo içinde. Hızlı olmak zorundalar, arkadaşlarıyla olduğu gibi, zamanla da yarışmayı öğrenmeliler ki ileride ‘iyi’ yerlere gelebilsinler. Böylelikle çocukluk denilen şey yitip gider, o hız dünyasından geriye kurslar, dersler sonucunda kazanılmış statüler kalır.
Büyüyünce sanki biraz daha sosyalleşilir. Dostlarla buluşulur mesela, ama yoktur öyle uzun zamanlarımız. Sohbetler kendi hayatlarımızı anlatmaktan, alışveriş, futbol açmazından öteye geçmez olur. Çoğu zaman bu buluşmalar internet üstünden yapılır zaten. Herkesle aynı anda temasta bulunmak daha kolaydır böyle, hem kimse de yorulmaz. Ağzını bile açmak zorunda değilsindir hatta. Zaten kimin vakti vardır ki durup dinlemeye, karşısındakinin gözlerinin içine bakmaya, onu anlamaya çalışmaya.
Aşk gibi bir duygu da bu girdabın içine düşmekten alıkoyamaz ya kendini, çok acıdır ve acıtır. Bir gün sonra kimsenin birbirini tanımayacağı, aramayıp, sormayacağı ilişkiler yumağına dönüşür yaşamlar. Daha az yaralanmak adına duvarlar örer herkes kendine. Kimseye geçit verilmez. Böylesi korunaklı ilişkilerden de hiçbir zaman sahici paylaşımlar çıkmaz.  
Hızla edindiklerimizi, koluna sepetini takarak hızla uğurlarız. Paylaşmadıkça artmayız çünkü, azalırız her gün biraz daha. Anılar biriktirmedikçe, sevmedikçe benzerlikleriyle olduğu kadar farklılıklarıyla, zaaflarıyla, faydası var mı ki diye baktıkça hep birileri gider ama yarın yeni biri olur nasılsa ve üzerine düşünülmesi gereken bir şey değildir bu. Hele ki üzülmek hiç olur mu, niye üzeceksin kendini, senden değerlisi var mı, hem böyledir doğanın dengesi.
Öyle bir şeydir ki bu hız, geçen senenin ayakkabısını giyemezsin, demode olur, çağın  gerisinde kalırsın mazallah.
Bir telefon alırız bir bakarız ki yarın raflarda yeni versiyonu, ama canımızı sıkmayız normaldir çünkü bu, çok normal. Piyasaya can gelsin, iyidir ekonomimiz için. Hızla, daha bir tüketiriz ve tükeniriz.
Hız keyifli de geride bıraktığı bir hoş esinti değil mi sadece? Oysa bir çayın demini alması gibi zaman ister bazı şeyler. Değer vermek, önemsenmek ister hele ki içinde insan varsa.
Yine de birileri için hazmı zordur hızla yemenin, hızla yaşam sürmenin. Bu kadar uçucu olmaya bilir bazı yerlerde dostluklar, aşklar.
O yerlerde olmak dileğiyle. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

BİR YARIM UMUT




Hani bazen okuduğumuz kitap bizi sarıp sarmalar, karakterler gerçekmiş gibi gelir, bir sokağı dönünce karşımıza çıkacaklar, bize merhaba diyeceklermiş gibi hissettirir ya, tam da öylesi kahramanları olan bir kitaptı Yolgeçen Hanı. Bu hissi sadece okurlar değil yazarlar da hissediyormuş meğer. Onları adı geçen mahallelerde göreceğini sanan yazarımızdan öğreniyoruz bunu. Ayrıca, yazma sürecinde kıskanç bir sevgiliye döndüğünü, hiç bırakamadığını ve onun tarafından da bırakılmak istenmediğini belirtiyor Pınar Selek. Adalet mücadelesinde çektiği acılardan kendisini kurtardığını da ekliyor, bir röportajında.
Roman, 12 Eylül sonrası hayatları farklılaşan insanların kesişen hikayelerini anlatıyor bize. Farklı sınıflardan, farklı kültürlerden insanlar ve arka planda politik gelişmeler mevcut. Sadece o dönemlerin değil geçmişin de ortak acıları bazı kahramanların yaşadıklarıyla bize aktarılıyor. Bütün bunlar, dostluk ve dayanışma hikâyeleriyle harmanlanıyor ve bana göre romanı sımsıcak yapan da bu oluyor. Devrimci Elif, müzisyen Hasan, annesiyle oturan Sema, Artin Usta, ondan pek çok şey öğrenen hiçbir yere gidemeyen Salih, Eczacı Cemal ve birçok renkli insan. Kahramanların neler yaşayacağı, yollarının nerelere varacağı merakla bekleniyor. Onlarla hüzünlenip, öfkelenirken sessizce tanıklık etmediğini, o paylaşımın içinde hissettiğini fark ediyor insan.
Ermeni, Kürt sorunları, 12 Eylül ve sonrasındaki tahribat, devrimci mücadele, adanmışlık, göç, aidiyetsizlik, edebiyat, sanat gibi pek çok konu var ama her şeye değineyim halinde değil, hepsi yerinde, samimi, birbirine geçmiş hikayeler. Yazarın romancılığıyla da tanışmış oluyoruz bu kitap sayesinde. Konunun sürükleyiciliği kadar anlatımdaki akıcılık, berrak dil ondan pek çok kitap okuyacağımızı müjdeliyor.
Kaçışın değil arayışın romanı diyebiliriz Yolgeçen Han’ına, bu romanın sonuna da yansımış, yazar umudun kapılarını aralamış ve belirgin bir son sunmamış bize.
Neredeyse her yazar gibi Pınar Selek’e de kitaptaki karakterlerden birinin kendisi olup olmadığı soruluyor ama o birçok insanla tanıştığını, farklı deneyimleri olduğunu belirterek ancak kitabın bütününün biyografisi olabileceğini dile getiriyor.
Son olarak, Pınar, sık aralıklarla gündeme gelen ve onu dayanılması güç acılara sevk eden  davalarından öte, başka gündemleri, başka ve güzel çalışmaları olan biri. 


17 Ağustos 2011 Çarşamba

DONDURMA TADINDA (YAZIN SANAT ALEMİNDEN KISA KISA)

Bu iki kelime ‘yaz ve sanat’ yan yana gelince, kimseyi bilmem ama benim içim kıpır kıpır oluyor. En çok yolunu gözlediğimiz mevsim yaz olsa gerek. Kışın üzerimizde yarattığı ağırlığı, kasveti kat kat giysilerimizle birlikte atıp sıcak günlere merhaba diyoruz. Arada baharda var elbet ama o bize başka güzelliği, yağmurlu havaların tadını yaşatıyor, güneşli günlerden ziyade.

Sinemalar kış kadar yoğun tempolu geçmez belki, tiyatrolarda tatile girmiştir ama bu demek değildir ki her şey bitti oysa neler vardır, neler. Açıkhava konserleri örneğin daha kıştan hayali kurulur. Hafif bir esintiyle, yazlık giysilerimiz içinde, yanımızda sevdiklerimizle dinlemeyi istediğimiz sanatçının karşısındayızdır. Festivallerin yeri ise bambaşkadır. Hele de şöyle yerlere serildiğimiz, rahat ve keyifli olanları tadından yenmez.
Tiyatrolar kapalı olsa da turneler vardır,  sezon içinde kaçırdıklarımızı bile izleyebilme şansı verebilir bizlere. Bizim için, Özen Yula’nın yazıp yönettiği Sinan Tuzcu, Yetkin Dikinciler, Beste Bereket gibi oyuncuların yer aldığı ‘Şems Unutma’ oyunu bunlardan biriydi. Enka sahnesinde bu müzikli oyunu, farklı bir yorumla izlemek, daha iyi olabileceğini hissettirse de yine de güzeldi. (Bu arada müzikler sahnede oyunculuk da yapan Jehan Barbur’a ait. )



Tatile gidilince karşılaşılan kültür sanat etkinlikleri bizi daha bir farklı mı heyecanlandırır yoksa ben mi öyle hissederim. Side’deki Anadolu Ateşinin Troya'sını Aspendos Arena'da izlemek müthişti diyebilirim tek kelimeyle. 120 kişinin aynı anda sahne aldığı, kostümleri, müzikleri, konusu ve büyüleyici danslarıyla izlemekten memnun olarak ayrıldığımız bir gösteri oldu.



Aynı büyüleyici etkiyi Kuruçeşme’de izleme şansı yakaladığımız Kardeş Türküler de verdi, hem de fazlasıyla. Yağan yağmur keyfimizi kesinlikle kaçıramadı. Bembeyaz giysileri içinde, gülen yüzleriyle bazen coşkuya,bazen hüzne sevkeden müzikleriyle harikaydılar. Arto Tunçboyacıyan’ın sempatik katılımı da bir o kadar güzeldi.

Bir gün sonra katıldığımız Efes Pilsen One Love festivali ise tam bir müzik ziyafeti yaşattı. Büyük Ev Ablukada, Happy Mondays, Nneka, Manıc Street Preachers. İzlediklerimiz ve keyif aldıklarımızdandı, renkli görüntülerin ve dostların da etkisi büyüktü bu keyifte.



Her Temmuz ayında merakla beklenen İstanbul Caz Festivali programının bu yıl hiç kuşkusuz en dikkat çeken konseriydi "Tribute to Miles". En büyük caz efsanelerinden biri olan Miles Davis için, cazın yaşayan en önemli isimlerinden üçü Herbie Hancock, Marcus Miller ve Wayne Shorter İstanbul'daydı. Hem de dünya prömiyerini yaptılar bu konserler serisinin. Miller'in cazdaki ustalığı, Shorter'in ve Hancock'un müziklerini icra ederkenki sevimli, sıcak, samimi halleri konserin unutulmazlarındandı. ben özellikle "Jean Pierre" yorumunu çok beğendim.



Sinemalar yazın çok geniş bir yelpaze sunmasa da ilgimizi çeken de muhakkak olur. Şirinler benim için öyleydi. Çocukluğa dönmek gibi. Tanıdıktı ama farklıydı da. Amerika’ya gitmeseler, kapitalizmle hiç tanışmasalar, daha ‘eskisi’gibi olsalar iyiydi ama olsun varsındı.




Kıştan farklı etkinlikler değil belki ama yaz tadında olunca daha bir güzel değil mi? Deniz, dondurma kışın da var ama yaz kadar anlamlı mı?

23 Haziran 2011 Perşembe

SEN SUS ELBİSEN KONUŞSUN


“Bugün Ne Giysem”. Kaç zamandır dikkatimi çeken televizyon programının adı bu. Jüride üç ünlü modacı bulunuyor, bir başka ünlü modacı da içeride şıklık için yarışan kadın yarışmacıları tanıtıp, getirdikleri kıyafetleri gösteriyor. Gösterirken elbiselerin, ayakkabıların fiyatları oldukça değişik efektlerle sunuluyor.( Pahalı bir ayakkabı ooo, uygun bir etek aaa şeklinde, nereye çekersen artık)Kadınların yaşı, yaşam ve giyim tarzı birbirinden farklı olsa da hedefleri aynı, en şık kişi olmak ve büyük ödülü almak.Televizyonları istila eden diğer yarışma programları gibi insanı temel alıyor gibi görünse de onu horgörmeyi daha önde tutuyor. Günümüz modasında nasıl giyinilir, hangi kıyafetler ne şekilde kombine edilir bunu bir uzmanına danışmak gerekir ,öylesine giyinme, özensiz olma gibi bir hakkımız yoktur, ‘sürekli şık olmak” temasıyla oluşturulmuş bu program zaten ‘ben bu konuda oldukça iyiyim’ düşüncesi içinde olduğunu gözlemlediğim yarışmacılarla doluyor  her gün.
Kişiler (yani jüri) alanlarında başarılı, uzman dahi olsalar bu kadar ezen, aşağılayan tutumu nasıl sergileyebilirler diye düşünmekten alamıyorum kendimi.Gönüllü katılan yarışmacılar da işin tuhaf ve anlaşılmaz bir diğer yanını oluşturuyorlar. Bu eleştirileri ve onur kırıcı pek çok söze davranışa bile bile nasıl katlanabiliyorlar. Konu giyim kuşam olsa bile yarışmacılar jürinin isteği üzerine şarkı söyleyip,göbek atabiliyorlar. Hatta buna dünden razı pek çok yarışmacı da var zaten. Üzerlerinde kendileri için manevi değeri olan kıyafetleri (anne veya eşin hediyesi gibi) kesmek, farklılaştırmak gibi kendilerince olumlu şeyler yapsalar da bu hiç de göründüğü gibi değil ne yazık ki.
Her şeyden önce, hepimiz aynı şekilde giyinmek ve bu giyimimizle kendimizi birilerine beğendirmek durumunda neden olalım ki? Ayrıca bu yarış havası, ben senden daha iyiyim ukalalığı şaşaalı görüntülerin ötesine geçip gündelik hayatımıza giriyor, sadece elbiselerin konuştuğu bir hal alıyor.
Diğer yanda jüride bulunan hal ve tavırları bir yana, kıyafetleri kime ne kadar hoş görünüyor, o da tartışılır. Bu beğeni olgusunun kriteri nedir? Ama bunlardan da önemlisi hiçbir bilgi, hiçbir iş, hiçbir kazanç bu şekilde ezme ve alay etme hakkı tanımaz.
Sistemin bize yaptığı en büyük kötülük bütün bunların normal olduğunu bize kabul ettirmiş olması. Bizi duyarsızlaştırması, para, ün, şıklık gibi kavramlarla insanlığımızı, onurumuzu elimizden alması.
PEKİ?
Bugün ne giysem acaba derken bir modacıya danışmalı,
Bugün ne yemeli-içmeli diye bir diyetisyene sormalı,
Hayatımızı nasıl sürdüreceğimizi bir yaşam koçu belirlemeli,
                         Ama nasılsa bu hayatı BEN yaşamalıyım.
Nasılsa?

2 Haziran 2011 Perşembe

YEŞİL DİYARLARA YOLCULUK



Bloglara getirilen yasaklar, iyiden iyiye ısındığım yazma sürecine ara vermeme neden olmuştu, yasak kalktı ama benim dönüşüm epey zaman aldı. Neyse ki hafta sonu yaptığımız Batı Karadeniz turu, yazı yazma isteğimi geri getirdi bana.
Evliliğimizin ikinci yılını kutlamaya hazırlanırken böylesi bir gezi programının çok iyi olacağını düşündük aşkımla, doğru bir karar verdiğimizi de bitiminde anladık. Rehberimiz Gebze ile birlikte bilgi vermeye başladı. İsminin önceden gel bize olduğunu ve zamanla Gebze’ye dönüştüğünü böylelikle öğrenmiş oldum. İzmit’in Karadeniz’e giren ilçelerinin olması (Kerpe, Kandıra) onu bu özelliği ile nadir şehirlerden biri  yapmaktaymış.   Bolu’dan geçerken eski isminin Adrianapolis olduğunu öğreniyoruz. Madenlerden kaynaklı toprağın renginin değiştiğini de. Karabük’e vardığımızda Cildikısık tünelinden geçiyoruz, anlamı, isminin nerden geldiği bilinmiyor. Sağımızda ve solumuzda var olan kanyonlara bakarak sürdürüyoruz yolculuğumuzu. Safranbolu kanyonlar üzerine kurulmuş bir Karabük ilçesi. Karabük’ te Demir- Çelik sanayinde 3500 kişi çalışıyor ve genelde büyük sanayi demirleri yapılıyor. Yanı sıra Seracılık, hayvancılık ve turizm de hakim. Karabük’te açılan üniversite şehrin çehresini de değiştirmeye yardımcı olmakta, zaten kalkınmaya öncelikli iller arasında yer alıyor.

Otobüsümüz durup da ilk kez indiğimiz yer  Yörükköyü, ama ne köy. Bu köyde bulunanların göçebe hayat yaşadıkları sonrasında saraya çağrılıp, at eğitimi, tımarcılık gibi alanlarda çalışmaya başlayarak yerleşik hayata geçtikleri sanılmaktaymış. 350 yıl önce kullandıkları çamaşırhanelerini  gezmek gerçekten çok farklıydı. Evleri, doğası de bir o kadar farklı ve etkileyiciydi. Unesco tarafından Bursa- Cumalıkızık ile birlikte koruma altına alınan nadir köylerden.Dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer’de bu köyde yaşamış,yaşadığı evin önüne de heykeli yapılmış. Bir başka ünlü ise modacı Cemil İpekçi. Okuma oranı oldukça yüksek bir köy burası, %99 gibi bir rakama sahip. Yörük köyünde yediğimiz gözlemeler ve içtiğimiz ayranlar yanı sıra  gördüğümüz güzelliklerle Safranbolu’ya varmak üzere biniyoruz otobüsümüze.



Safran dünyada sadece İran ve Safranbolu’da yetişen bir bitki. Tekstilde, ilaçta fazlaca kullanılıyor, oldukça pahalı bir bitki. Safranbolu’da ilk olarak Hıdırlık tepesine varıyoruz. Ülkemizdeki sekiz açık hava namazgahından biri ve gerçekten de manzarası şahane. Safranbolu’nun eski adı Dodibra.Sadrazam İzzet Paşanın yaptırdığı cami, Cinci Han yapılarından. Bu han geçmişte kervanken günümüzde de otel olarak işleyişini sürdürüyor. Kaymakam konağı da görülmesi gereken yerlerden bir başkası. Çarşısı Arasta’da 46 dükkan var. Cami, saray gibi yapıların hemen yanında gördüğümüz büyük çınar ağaçlarıysa o dönemde paratoner olmadığı için yıldırımdan yapıyı korumak amacıyla dikilmişler.  Evlerin, anlatmayaysa kelimeler yetmez, çok güzeller. Yeni yapılan binalarında dahi bu dokuyu korumuşlar. (üniversite, banka vb.) Safranbolu’ya gidilir de lokum yenmez, alınmaz mı? Lokum sevmeyen biri olarak safranlısını çok beğendiğimi belirtmeliyim. Geceyi bu güzel yerde geçirmek oldukça keyifliydi.  Safranbolu’dan çıktığımızda antik bölgesine giriyoruz. Bartın’a giderken geçtiğimiz yolda çınar ağaçları sağlı sollu yapraklarıyla yapay bir tünel oluşturmuşlardı adeta. Bartın’da kiremit fabrikası var ve bunun 3500 yıllık tarihide. Evlerin renkli kiremitlerini görmekte oldukça hoştu. Sahil şeridi en uzun olan Batı Karadeniz ili Bartın.




Bartın’ın ilçesi olan Bartın’a varıyoruz yani,Ceşmi Cihan’a. Dünyanın gözü anlamına geliyor Çeşmi Cihan. Fatih burayı ele geçirmiş ve etkilenince bu ismi vermiş. Safranbolu- Amasra yolunda yeşillikten, ağaçtan başka bir şey görmedik diyebiliriz. Fındık, kiraz, çilek, kestane ve bunların reçellerini bire bir pazarlarında görme şansı da yakaladık. Amasra’ya tek kelime ile bayıldık. Sakinliği, huzuru, manzarası görülmeye değer bir yer yapıyor orayı. Erken yaşta hayata veda eden Barış Akarsu da buralı. Heykelini, yanında duran iki motorunu görmek hüzünlüydü. Bakacak mevkiinden güzel olan Amasra çok daha güzelleşti bizim için. Amasra müzesinde daha çok arkeolojik eserler  yer alıyor. Romalılardan kalma mezarlar, lahitler, taş sütunlar.
Sondan bir önceki durağımız ise bastonlarıyla ünlü Devrek ilçesi idi. Zonguldak’a bağlı olan bu küçük ilçede, baston yapımını ustasından dinledik.
Gezimizin en sonunda uğradığımız Abant sisin de etkisiyle daha çok kasvetli bir görüntü verse de gölün etrafında gezmek, o eşsiz doğa kokusunu içe sindirmek oldukça keyifliydi.




Seyahat etmek hoş bir etkinlik sevene, bilmediğimiz yerlerde gezmek, orada neler yaşandığını öğrenmek, hayalini kurmak, kendinden bir şey bulmak etkileyici. İnsanın kendi içine yolculuk yapmasına imkan sağladığı için de ayrıca güzel.
Tüm yollarımız maviye, yeşile, aşka ve mutluluğa çıksın.

22 Şubat 2011 Salı

BEN RUHİ BEY NASILIM

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi
                                          (Edip Cansever-Ben Ruhi bey nasılım şiirinden)

Bugünlerde bende soruyorum kendi kendime, nasılım diye, tıpkı şiirin isminde olduğu gibi. Çünkü bazen insan nasıl olduğunu, ne hissettiğini, ne düşündüğünü kestirmekte zorlanıyor, ya da ben böyle oluyorum.Bunun pek çok nedeni olabilir diyorum. Tek başına bir duyguysa hissettiğin yahut en ağır basanı farkedebiliyorsan onu tanımlamakta bir o kadar kolaylaşıyor sanırım. Mutlu olmak, acı çekmek gibi. Bu hissiyatların tek başına hareket etmediği geliyor aklıma şu sıralar.Hissettiğim duygunun bir çok arkadaşıyla, hatta kendisine tamamen zıt olanıyla bile kol kola gezebildiğini düşünüp duruyorum.Yoksa nasıl bu kadar değişkenlik gösterebilirler ki diyorum, birbirlerinin yerine geçebilirler. Biz öğretilmiş duygular yaşıyoruz bence. Bana şöyle şöyle yaparlarsa ben bu duyguyu yaşarım, bana şu muamelede bulunulursa benim hissedeceğim duygu bu olur diye belirliyoruz hepsini önceden, farklısına pekde imkan vermiyoruz zaten. Bazen böyle olmuyor, bunu anlamanın yolu onları serbest bırakmak. Zaten birarada geziyorlar diyorum ya. 

Duyguların yoğunca yer aldığı alanlar olduğu için belki, ya da sadece onunla bir giriş yaptığım için şiiri düşünüyorum bu yazdıklarımının üzerine. İnsan şiire mutluyken daha mı uzak acaba? Şiirlerin içindekiler, anlatılanlarda böyle hissettirmiyor mu bize? Mutluyken yaşanıyor da acı çekerken bunu kağıda dökmek, paylaşmak daha mı çok isteniyor. Belki de bunu yaşayan kişi, her şeyden önce kendine anlatıyor içinde olup biteni. Paylaşmaya her zaman ihtiyaç var, acıda da sevinçte de. Hele de seni anlayan birileri varsa etrafında. Hisler susarak bile paylaşılabiliyorlar.

Hayat süprizlerle dolu, kimisi hoş kimisi değil. Bir sonraki dönemeçte nelerle karşılaşacağını bilmemek bazen fena bazen umut verici ama sanırım en kötüsü çaresizlik duygusu. Hayat ellerimizdeydi, buna inanıyorduk, hala da inanıyorum. Yanlışa, ters gidene dur denmesi gerektiğine de. Değişmeyebilir de ama yine de ses çıkarmak gerekmez mi, elimizden gelen buydu demek, bir nebze olsa rahatlatmaz mı ve de insana bu yakışmaz mı?
Peki ya, yapamadıklarımız, yani kendimizi o kahrolası duygunun kucağında bulmamız.Bir şeyler olup biterken sadece bakmak, sabır göstermek, hayat sürdürmek...büyümek böyle bir şey sanırım.

Neyse ki sahip olduğumuz bir duygu var da o bizi ağır aksak da olsa ayağa kaldırıyor. Umut, yeşerecek yer buluyor.

29 Ocak 2011 Cumartesi

UYANAN ÖLÜLER


“Ölüleri Gömün”. Bu bir tiyatro oyununun adı. Sözünü etmemin nedeni ise onu  izlemiş ve beğenmiş olmak yanı sıra da üzerine çok şey söylenilebileceğini düşünmek. Aslında oyun anlatmak istenileni gayet net bir şekilde ortaya koymuş.Belki de izlediğim en anti militarist oyun bu. Yazarı Irwin Shaw’un 1.Dünya Savaşı sırasında oldukça küçük olması 2. Dünya Savaşı’ndan önce de bu eserini kaleme alması onun ciddi bir öngörü sahibi olduğunu gösteriyor bize. Savaşta ölen altı asker en can alıcı cevabı veriyorlar gömülmeyi reddederek.

İçlerinden biri soruyor ‘ 20 yaşında bir çocuk tam adam olma provaları yaparken ve de olacakken neden ölür sahiden?’ Din adamları, devlet büyükleri, basın mensupları üst düzey askerler ve hepsinden de önemlisi aile bireyleri, sevdikleri, tek tek iknaya , sessiz sedasız gömülmeye razı etmeye çalışırlar ölen askerleri. Savaşlar ancak ölüler toprağa gömülüp, unutulduktan sonra kazanılır der kurumlar. En yakınları ise zaten yoksulluk içinde yaşardın, hiçbir şey söylemezdin,şimdi seni öldürdüklerinde ayağa kalkıyorsun, ahmaklık bu, yaşamda kalmaya diretmenin anlamı ne diye sorar. Vatanseverlik aldatmacası bir tokat gibi çarpar yüzümüze. Solan, yok olup giden gencecik insanlar ise yeniden karışmak ister hayata. Hep dışına atılmış olsalar da hayatın, bir kadının eteğinin rüzgarda usulca havalanışını görmek isterler mesela, cennetini kuyruklar, trafik, çamur olarak tanımlar. Acısına, üzüntüsüne rağmen hayatı yaşamak, içinde yer almak isterler,Nedenini bilmedikleri savaşlarda can vermemek. Birilerinin bu şekilde çıkarı görülsün, ailelerin aylıkları bağlansın, düzenin devamı sağlansın diye ölmeli, gömülmeli, unutulmalıydılar, onlar bunu yapmadılar,gömülmediler gidişata farklı bir yön verdiler.

Sadece anlatmak istediğiyle değil sahne tasarımıyla oldukça etkileyiciydi oyun. Sürekli hareket eden platformlar mevcuttu. Müzik ise bir başka güzelliğiydi. Kostümler yine öyle. O anı yansıtabilmek için neredeyse sürekli bir sis mevcuttu, konu savaş olunca elbette ki ateşli silahlar da. Oyuncular sergiledikleri performanslarıyla oldukça etkileyiciydiler. Musa Uzunlar, Civan Canova en bildik oyunculardan olsa da hiçbir karakterin ön plana çıkmayışı bir başrolün olmayışı benim açımdan oyunun bir diğer hoşluklarındandı. Sonuç olarak aldığım keyiften ötürü bu oyunu Devlet Tiyatroları sahnesinde izlemenizi öneririm ama dileğim savaş adına oynanan oyunların artık hiç sahnelenmemesi. 

25 Ocak 2011 Salı

BİR ÇİFT GÜVERCİN HAVALANSIN ARTIK VURULMASIN

Anı

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
 
 
 Melih Cevdet bu şiirini Amerika'da idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg için yazmış.  Benimse aklıma adı güvercinle anılan sokak ortasında sırtından vurularak öldürülen Hrant için bir şeyler yazmak istediğimde geldi. Şiirin ilk mısrasında güvercin geçerken ve o güzel insan bu tedirginliği yanında götürmeyip bize kahırla birlikte emanet ederken bu şiir yerinde olur düşüncesiyle.
Bu ülkenin katledilen o kadar çok aydını, şairi, yazarı, devrimcisi var ki, saymakla bitmez hele de içinde bulunduğumuz Ocak ayı içerisinde. Evinin önünde paramparça öldürülen Uğur Mumcu, gözaltında işkenceyle öldürülen Metin Göktepe, her gün belki neşeyle, belki telaşla girdiği gazetesinin önünde yere yıkılarak öldürülen Hrant Dink.  Yüzleri geleceğe, aydınlığa dönük bu insanlar derin bir keder ve öfke bıraktılar bize, güzel günlere olan inançlarını, bir arada yaşamayı, bunun için mücadele etmeyi, haksızlığa dur demeyi, üstüne üstüne gitmeyi. Bunları öğrenmek için onları kaybetmemiz gerekmezdi, yazacak daha çok yazıları vardı,şiirleri, söyleyecek türküleri…Onurlu bir dünyanın kavgacısı olmak bazen haince öldürülmeyi beraberinde getiriyor bu kirlenmiş dünyada, biz ise utanıyoruz onları böyle yolcu ederken, bari diyoruz adaleti yerine getirelim, suçluları yargılatalım.
Şiirdeki gibi apansız geliyorsunuz aklımıza, sevdiğimiz çiçek adları gibi adlarınız geliyor, çağımıza yakışan vakur davranışlarınız ve de. Bir çift güvercin havalansın artık vurulmasın….

6 Ocak 2011 Perşembe

BU YIL


Her yeni gelen günü
Yeni bir ümitle beklemeli
Her yeni gün
Yeni havalarla gelir
Gece, yağan yağmurla uyursun
Sabah bir de bakarsın odan güneşli

Aşk yaşayanlar içindir, şiirinde ne güzel söylemiş Necati Cumalı. Yeni bir yıla başlarken yeni umutları da beraberimizde getiriyoruz ya da hep umut ettiklerimiz de o yıla girmeye gayret gösteriyorlar bizle birlikte, çok da iyi ediyorlar. Yeni olan her şey umudu da içerisinde barındırıyor sanırım. Yeni bir iş, yeni bir ev, aşk, yıl hep daha iyi olacak beklentisiyle güzel karşılanıyor. Bir öncekinden farksız olduğunu bitiminde görüyoruz ya da daha başlamadan biliyoruz ama ona böylesi anlamlar yüklemek hoşumuza gidiyor, bunu yapmayı istiyoruz. Umut bizi ayakta tutuyor çünkü. Bu yıl her şeyden önce bize insan olduğumuzu hatırlatsın istiyorum. Yapılan onca haksızlığa, yoksulluğa, çaresizliğe bir dur demenin yolu aransın. İncelikler girsin dünyamıza. Empati neydi, üzerine bir kez daha düşünülsün. Vakti olsun herkesin sevdiklerini değerli hissettirmeye. Sadece beğenildiğimiz için utanalım, kötülüklerden sorumlu hissettiğimiz için değil. Duyarlılık, merhamet, vefa yeniden girsin dilimize ama cümle içinde kullanılmaktan öteye geçip yaşamımızın her anında yer etsin.
Kendi yaşamlarımıza ilişkin beklentilerimiz de var elbet, hiç gelmeyecek mi dediklerimiz, bazen hüzünle, bazen heyecanla beklediklerimiz.  Belki bu yıl, neden olmasın.
Biz yüreğimizin kapılarını açık tutalım da.

4 Ocak 2011 Salı

SEN'E DAİR



Bir çok konuya giriş olabilir diye düşündüm,'SEN' diye başlık atarken ama bu yazıda bahsedilecek olan Bülent Ortaçgil'in son albümü. O nefis ve huzurlu albüm. Gece Yalanları albümünden beri yedi yıl geçmiş, hayranları yolunu gözler olmuştu ama kendi adıma beklediğime değdi diyebilirim. Gitar ve vokal hoş uyumunu 'Sen'de de göstermiş, ondört kişilik yaylı grupla birlikte çalınmış. Kadroya gelince her zaman ki gibi, Baki Duyarlar klavyede, Cem Aksel davulda, Gürol Ağırbaş bas gitarda. Bu ekibin yanyana gelip de başarı göstermediğine tanık olmadık. Acıtır, Adalar, Telefon, Denize Doğru gibi pek çok güzel şarkı var. Dinlendiren yanı sıra yaz gelmiş gibi enerji, umut veren bir albüm. Hiç canım yanmaz, çünkü kaptan denize açılmaz der, sanki cesaret verir, açıl denize canın yanarsa da yansın, kıyıda beklemektense, fısıltıları dolar kulağına, yüreğine heyecan, hareket verir. Bir başka parçada güzel bir teklif gelir sevdiğimizden hadi nazlanma, ver ellerini, yürüyelim açık havada diye. Artık cebinde taşıdığın telefonun özgürlüğün değil, özelin de yok diyerek 'napsak bu telefonu kaldırıp atsak mı' dedirten. 'Sen sorumlusun' başlar o muhteşem girişiyle, mest eder adeta. Parmaklarımızı en son ne zaman şıklattık böyle,çok konuşmaya gerek var mı? Derdimizi anlatmaya üç, beş dakika yetmez mi, anlayan, dinleyen olduktan sonra. Büyük aşk yoktur, aşkını büyüten insanlar vardır derken aşkımızı en güzelinden yaşamalıyız hissi vermez mi? Geç olmadan, her şey bitmeden istediğimizi yapmamız gerektiği Bülent Ortaçgil tarafından ne de güzel anlatılmış. Müzikler güzel, her şarkı şiirsel.