29 Ocak 2011 Cumartesi

UYANAN ÖLÜLER


“Ölüleri Gömün”. Bu bir tiyatro oyununun adı. Sözünü etmemin nedeni ise onu  izlemiş ve beğenmiş olmak yanı sıra da üzerine çok şey söylenilebileceğini düşünmek. Aslında oyun anlatmak istenileni gayet net bir şekilde ortaya koymuş.Belki de izlediğim en anti militarist oyun bu. Yazarı Irwin Shaw’un 1.Dünya Savaşı sırasında oldukça küçük olması 2. Dünya Savaşı’ndan önce de bu eserini kaleme alması onun ciddi bir öngörü sahibi olduğunu gösteriyor bize. Savaşta ölen altı asker en can alıcı cevabı veriyorlar gömülmeyi reddederek.

İçlerinden biri soruyor ‘ 20 yaşında bir çocuk tam adam olma provaları yaparken ve de olacakken neden ölür sahiden?’ Din adamları, devlet büyükleri, basın mensupları üst düzey askerler ve hepsinden de önemlisi aile bireyleri, sevdikleri, tek tek iknaya , sessiz sedasız gömülmeye razı etmeye çalışırlar ölen askerleri. Savaşlar ancak ölüler toprağa gömülüp, unutulduktan sonra kazanılır der kurumlar. En yakınları ise zaten yoksulluk içinde yaşardın, hiçbir şey söylemezdin,şimdi seni öldürdüklerinde ayağa kalkıyorsun, ahmaklık bu, yaşamda kalmaya diretmenin anlamı ne diye sorar. Vatanseverlik aldatmacası bir tokat gibi çarpar yüzümüze. Solan, yok olup giden gencecik insanlar ise yeniden karışmak ister hayata. Hep dışına atılmış olsalar da hayatın, bir kadının eteğinin rüzgarda usulca havalanışını görmek isterler mesela, cennetini kuyruklar, trafik, çamur olarak tanımlar. Acısına, üzüntüsüne rağmen hayatı yaşamak, içinde yer almak isterler,Nedenini bilmedikleri savaşlarda can vermemek. Birilerinin bu şekilde çıkarı görülsün, ailelerin aylıkları bağlansın, düzenin devamı sağlansın diye ölmeli, gömülmeli, unutulmalıydılar, onlar bunu yapmadılar,gömülmediler gidişata farklı bir yön verdiler.

Sadece anlatmak istediğiyle değil sahne tasarımıyla oldukça etkileyiciydi oyun. Sürekli hareket eden platformlar mevcuttu. Müzik ise bir başka güzelliğiydi. Kostümler yine öyle. O anı yansıtabilmek için neredeyse sürekli bir sis mevcuttu, konu savaş olunca elbette ki ateşli silahlar da. Oyuncular sergiledikleri performanslarıyla oldukça etkileyiciydiler. Musa Uzunlar, Civan Canova en bildik oyunculardan olsa da hiçbir karakterin ön plana çıkmayışı bir başrolün olmayışı benim açımdan oyunun bir diğer hoşluklarındandı. Sonuç olarak aldığım keyiften ötürü bu oyunu Devlet Tiyatroları sahnesinde izlemenizi öneririm ama dileğim savaş adına oynanan oyunların artık hiç sahnelenmemesi. 

25 Ocak 2011 Salı

BİR ÇİFT GÜVERCİN HAVALANSIN ARTIK VURULMASIN

Anı

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
 
 
 Melih Cevdet bu şiirini Amerika'da idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg için yazmış.  Benimse aklıma adı güvercinle anılan sokak ortasında sırtından vurularak öldürülen Hrant için bir şeyler yazmak istediğimde geldi. Şiirin ilk mısrasında güvercin geçerken ve o güzel insan bu tedirginliği yanında götürmeyip bize kahırla birlikte emanet ederken bu şiir yerinde olur düşüncesiyle.
Bu ülkenin katledilen o kadar çok aydını, şairi, yazarı, devrimcisi var ki, saymakla bitmez hele de içinde bulunduğumuz Ocak ayı içerisinde. Evinin önünde paramparça öldürülen Uğur Mumcu, gözaltında işkenceyle öldürülen Metin Göktepe, her gün belki neşeyle, belki telaşla girdiği gazetesinin önünde yere yıkılarak öldürülen Hrant Dink.  Yüzleri geleceğe, aydınlığa dönük bu insanlar derin bir keder ve öfke bıraktılar bize, güzel günlere olan inançlarını, bir arada yaşamayı, bunun için mücadele etmeyi, haksızlığa dur demeyi, üstüne üstüne gitmeyi. Bunları öğrenmek için onları kaybetmemiz gerekmezdi, yazacak daha çok yazıları vardı,şiirleri, söyleyecek türküleri…Onurlu bir dünyanın kavgacısı olmak bazen haince öldürülmeyi beraberinde getiriyor bu kirlenmiş dünyada, biz ise utanıyoruz onları böyle yolcu ederken, bari diyoruz adaleti yerine getirelim, suçluları yargılatalım.
Şiirdeki gibi apansız geliyorsunuz aklımıza, sevdiğimiz çiçek adları gibi adlarınız geliyor, çağımıza yakışan vakur davranışlarınız ve de. Bir çift güvercin havalansın artık vurulmasın….

6 Ocak 2011 Perşembe

BU YIL


Her yeni gelen günü
Yeni bir ümitle beklemeli
Her yeni gün
Yeni havalarla gelir
Gece, yağan yağmurla uyursun
Sabah bir de bakarsın odan güneşli

Aşk yaşayanlar içindir, şiirinde ne güzel söylemiş Necati Cumalı. Yeni bir yıla başlarken yeni umutları da beraberimizde getiriyoruz ya da hep umut ettiklerimiz de o yıla girmeye gayret gösteriyorlar bizle birlikte, çok da iyi ediyorlar. Yeni olan her şey umudu da içerisinde barındırıyor sanırım. Yeni bir iş, yeni bir ev, aşk, yıl hep daha iyi olacak beklentisiyle güzel karşılanıyor. Bir öncekinden farksız olduğunu bitiminde görüyoruz ya da daha başlamadan biliyoruz ama ona böylesi anlamlar yüklemek hoşumuza gidiyor, bunu yapmayı istiyoruz. Umut bizi ayakta tutuyor çünkü. Bu yıl her şeyden önce bize insan olduğumuzu hatırlatsın istiyorum. Yapılan onca haksızlığa, yoksulluğa, çaresizliğe bir dur demenin yolu aransın. İncelikler girsin dünyamıza. Empati neydi, üzerine bir kez daha düşünülsün. Vakti olsun herkesin sevdiklerini değerli hissettirmeye. Sadece beğenildiğimiz için utanalım, kötülüklerden sorumlu hissettiğimiz için değil. Duyarlılık, merhamet, vefa yeniden girsin dilimize ama cümle içinde kullanılmaktan öteye geçip yaşamımızın her anında yer etsin.
Kendi yaşamlarımıza ilişkin beklentilerimiz de var elbet, hiç gelmeyecek mi dediklerimiz, bazen hüzünle, bazen heyecanla beklediklerimiz.  Belki bu yıl, neden olmasın.
Biz yüreğimizin kapılarını açık tutalım da.

4 Ocak 2011 Salı

SEN'E DAİR



Bir çok konuya giriş olabilir diye düşündüm,'SEN' diye başlık atarken ama bu yazıda bahsedilecek olan Bülent Ortaçgil'in son albümü. O nefis ve huzurlu albüm. Gece Yalanları albümünden beri yedi yıl geçmiş, hayranları yolunu gözler olmuştu ama kendi adıma beklediğime değdi diyebilirim. Gitar ve vokal hoş uyumunu 'Sen'de de göstermiş, ondört kişilik yaylı grupla birlikte çalınmış. Kadroya gelince her zaman ki gibi, Baki Duyarlar klavyede, Cem Aksel davulda, Gürol Ağırbaş bas gitarda. Bu ekibin yanyana gelip de başarı göstermediğine tanık olmadık. Acıtır, Adalar, Telefon, Denize Doğru gibi pek çok güzel şarkı var. Dinlendiren yanı sıra yaz gelmiş gibi enerji, umut veren bir albüm. Hiç canım yanmaz, çünkü kaptan denize açılmaz der, sanki cesaret verir, açıl denize canın yanarsa da yansın, kıyıda beklemektense, fısıltıları dolar kulağına, yüreğine heyecan, hareket verir. Bir başka parçada güzel bir teklif gelir sevdiğimizden hadi nazlanma, ver ellerini, yürüyelim açık havada diye. Artık cebinde taşıdığın telefonun özgürlüğün değil, özelin de yok diyerek 'napsak bu telefonu kaldırıp atsak mı' dedirten. 'Sen sorumlusun' başlar o muhteşem girişiyle, mest eder adeta. Parmaklarımızı en son ne zaman şıklattık böyle,çok konuşmaya gerek var mı? Derdimizi anlatmaya üç, beş dakika yetmez mi, anlayan, dinleyen olduktan sonra. Büyük aşk yoktur, aşkını büyüten insanlar vardır derken aşkımızı en güzelinden yaşamalıyız hissi vermez mi? Geç olmadan, her şey bitmeden istediğimizi yapmamız gerektiği Bülent Ortaçgil tarafından ne de güzel anlatılmış. Müzikler güzel, her şarkı şiirsel.