16 Eylül 2014 Salı

KENDİMLE KONUŞMALAR-KENTE DAİR


Özellikle ileriki yaşlarında küçük bir sahil kasabasında yaşamak, şehrin hay huyundan kurtulmak. Karşılaştığım pek çok kişinin hayali bu sanırım.Bana ise bu fikir çekiciliğinin yanı sıra zorlukları kadar imkanları da mevcut olan o şehirden kopma gerçekliğiyle  pek de hoş gelmezdi Hep şehre yakın olsun bari bu sahil kasabası diye eklerdim.Ne ilginçtir ki çok da üstünde durmadığım bu durumun şimdi tam da içindeyim diyebilirim.Şehir uzak değil ama trafik malum.Bir yere varmak saatlerinizi alabilir  ama ulaşılmaz değildir hele ki bir şey yapma gayretiniz, enerjiniz ve de ayırdığınız bütçeniz söz konusuysa ve o şehir İstanbul ise. Kültür-sanatı,kavgayı,farklı yerler görmeyi vs. seviyorsanız bulunmaz bir fırsattır hatta.Hafta sonları için aynı şehirden yapılan turistik gezilere keyifle çıkılabilir.Semtinize film,tiyatro gelse de gitsek diye beklerseniz sıkıcı olabilir küçük bir yerde yaşamak ama o filmin peşine takılıp farklı sinema salonlarını, semtlerini gezerseniz ne o küçük ilçeye hapsolmuş ne de sanat ayağıma gelsin tembelliğine girmiş olursunuz.( böyle bir isteği olanlar için geçerli dediğim) Bir konser için iki şehir öteye yolculuk etmek de vardır, geceden karşıdaki arkadaşınızda kalıp 1 Mayıs için konuşlanmak da. Bunlar zordur ama keyfi de zahmeti kadar büyüktür.

Gelelim bu küçük, tabiri yerindeyse sayfiye yerinde yaşamanın keyfine.Yürüyerek 5-10 dk. içinde sahilde olmak, denizi görmek hiç bir şey yapmaya gerek kalmaksızın sadece yürümek bile yeterli sanırım.Eline dergisini,kitabını alan bir kadın sahilde bankta oturabilir, hiç de rahatsızlık hissetmez ( umarım bu ayrıcalık gibi gördüğümüz aslında gayet tabii hakkımız hep böyle sürer ve her yerde aynı şey olur) Mahalle kültürü gelişir bu küçücük yerlerde.Manavınız,fırınınız..olur.Onlarla kurduğunuz iletişimde.Arkadaşlarınızla AVMlerde değil sahildeki cafelerde buluşursunuz hatta en salaş ama hepimizin bayıldığı çay bahçelerinde (ne yazık ki belediyelerin ticari yaklaşımları sayesinde onları kaybediyoruz) Deniz kadar ağaçtı,yeşillikti görme şansınız da yüksektir hani beton kokan şehre kıyasla.Köpekleri,kedileri evlerden çok bahçelerde,sokaklarda görmek daha olasıdır.Yaşlıların, bebekli annelerin sıkıntısının daha az olduğu yerlerdir.Şehrin göbeğinde onların rahatça  hareket edebilme şansı ne yazık ki yoktur.Gürültü patırtı yerine çocuk sesleri duyulur.Okula yürüyerek gidenler de görülür.Şortunuzu giyer bisiklete de binersiniz,scootera da.Uzakta yaşayan insanların ( buraya göre de onlar uzak oldu bak :) ) haftasonları akın ettiği balıkçılar,köfteciler,meyhaneler her daim sizindir.
Bizim kıyılarımız sizin merkezlerinizi sollar yazısı değil bu, belirtmekte fayda var. Ya da ay ne kadar da uzak, neden orası? nasıl gidip geliyorsun sorularına karşılık da yazılmadı.Sadece bugün böylesi bir rahatlığın bir kez daha tadına vardığımı hissettim o yüzden.

Hepimize şehrin göbeği kadar hareket, dinamizm,kalabalık,etkinlik ama bir o kadar da biraz uzak ve sakin,yakınlarımızla ve bazen kendimizle kalabilme şansı,huzur,dinginlik.İkisi arasında denge dilerim.

26 Ağustos 2014 Salı

GÜZEL VE MUTLU OLMANIN DAYANILMAZ BASKISI


Epeydir ara verdiğim bloğuma yazı yazma isteğini son okuduğum Hakan Bıçakçı'dan Doğa Tarihi kitabı geri getirdi diyebilirim.Yazar OT dergisinden de sevdiğim, aşina olduğum bir isim.Son kitabıyla bir "plaza kadını"na odaklanmış.Doğa'ya.Adından oldukça uzak bir yaşam sürüyor bu otuz beşlerinde hoş kadın.Yaşantısı kendine, güzelliğine ve dahası sürekli beğenilmeye, göz önünde olmaya odaklı.Yaşadığı çağa ayak uydurmak için çabalayan, beğenilmek kaygısıyla günlerini geçiren, her gün gördüklerimizden biri aslında. Plazadaki işi, korunaklı, konforlu site içi evi,alışveriş merkezleri arasındaki yaşamı.Sıkça aynı amaçla kullandığı facebook, iş toplantılarına girip çıkıp, sürekli bir rekabet halinde olma durumu,keyifli olmaktansa keyifli görünme şiarı çepeçevrelemiş onu.Başlangıçta her şey onun istediği gibi gidiyor düşüncesine kapılıyoruz biz okurlar,tek bir durum hariç göğüsleri.Ah şu güzelliğinde ki tek kusuru ama sonra anlıyoruz ki işler hiç de öyle değil.

Daha çok korku, gerilim konularına odaklanan yazar bu kez bir farklılık mı yapmış bu romanında desem de (hani plaza, genç,güzel kadın,aşk, zenginlik) ilerleyen sayfalarla ciddi bir gerilimin içine Doğa kadar okurların da girdiği-gireceği kesin.

Normal görünen ve hatta gıptayla bakılan hayatlar belki,altında yatan uçurumu görene kadar.Yazarın müthiş gözleminin eseri diyebilirim bu kitaba ilişkin.Kendisine Doğa'yı nasıl bulduğu sorulduğunda sinirlenmekle, acımak arasında gidip geldiğini söylüyor.Kadın karakter olmasından duyduğu tedirginliği de belirtiyor.Kadınları eleştiriyor gibi görünmekten korkuyor amacı aslında sistemin daha çok kadın üzerinden baskı kurduğuna vurgu yapmak.Üstelik yazarken kadına dair daha çok ayrıntıya yer vereceğini düşünmüş ki gerçekten de öyle.Her şeye bu kadar mı hakim olunur dedirtiyor.

Doğa sevdiği grubun albümünü ve t-shirtünü almak arasında tercih yaparken mi yerin yedi kat altına iniyor acaba?
Çok zamandır hepimizi tek tip hale sokmaya gayret ediyorlar ve ne yazık ki başardıklarını gösteren pek çok örnek de mevcut etrafımızda.


Kitabın adının özenle seçilmiş olması, konusu, durumu kavramaya yardımcı tekrarları,akıcılığı, gerilimi,ufak tefek pek çok ayrıntı kadar etkileyici olan bir diğer noktada kitap kapağında Chanel No 5'de boğulan kadın görüntüsü.Bayıldım.

Ben okuyun derim.

23 Ocak 2014 Perşembe

GÖRKEMLİ KAYBEDENLERE...




Coen kardeşlerin son filmi 'Sen Şarkılarını Söyle' filminden beğendiğim bir kare ve müzik.



10 Ocak 2014 Cuma

BUNLAR DA VAR..


Sinemalarda genellikle çok izlenilenleri görmeye alışık olduğumuz için ‘sanat filmi’ diye ifade edilenleri- ki bu ifadenin çok da hoşa gitmeyen yanları var- görebilmek pek de mümkün olmuyor. Daha önceki bir yazımda değindiğim gibi neyse ki alternatif yerler var da bizde alternatif filmleri izleme şansı yakalıyoruz. Kısaca sanat filmleri tabirininin hoşuma gitmemesine değinmek isterim. Öncelikle bir çok kişi için bu ifade sıkıcılığı vurgulamak adına kullanılıyor çünkü onların algısında filmin durağan oluşu, olayların hızla akmayışı, istenilen konulara değinmeyişi aksi gibi çok farklılarına yer verişi bunlara etken. Yönetmenin, oyuncuların çok da bildik popüler isimlerden olmayışı veyahut. Sanat ve sanat dışı diye tabir edebileceğimiz filmler olduğunu düşünmüyorum sanırım sinemada da böyle bir ifade yok.
Benim bugün asıl değinmek istediğim çok da günyüzünde olmadıkları için gösterime sessizce giren ve yine sessizce kalkan birkaç film.


YOZGAT BLUES
Sessiz sedasız gösterime giren ve kalkan diye tanımladım ben bu bahsedeceğim filmleri ama bu film kesinlikle ilgi gören, pek çok kişi tarafından beklenen, izlenen bir filmdi.Demek istediğim daha geniş kitleler nezdinde ilgi görmeyişi.
Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak İhtimal filminden sonraki ikinci filmi. Oyuncu kadrosu (E.Kesal,A.Damgacı, T.Biçer,N.Sarıbacak) ve oyunculukları için bile izlenebilir bana kalırsa. Bir taşra filmi ama mizah ve hüzün o kadar iyi yedirilmiş ki bazen insan üzülmeli mi gülmeli mi kestiremiyor. İsmi de bu anlatılmak isteneni çok iyi yansıtıyor. Ciddi bir gözlem ürünü aynı zamanda. İzlemiş olmaktan çok memnunum.


SAROYAN ÜLKESİ
Yazar Saroyan Bitlis’li bir Ermenidir aslında. O doğmadan önce ailesi Amerika’ya göç etmiştir. 1960’lı yıllarda Anadolu yolculuğuna çıkar ve tabii ki memleketi Bitlis’e gelir. Film belgesel formatında. Bu seyahat boyunca anıları, geçmişi,yazarlığı, öfkesi, anlamaya çalışma hali ve hepsinden öte insan sevgisine tanıklık ederiz. Anadolu’nun eşsiz güzelliği ve yanı sıra harika kareler (benim için unutulmaz olan iki kare, biri bisiklete binen gençliği tam tersi istikamette bisiklete binen şimdiki hali ve o güzel arabayla birlikte siluetinin bir su birikintisine düşüşü) insanın başını döndürüyor. Metinler bir o kadar nefis. Afişi de anlatılan hikayeye çok uygun. Herşeyiyle çok beğendiğim ve unutamayacağım bir film oldu benim için.


DİRENİŞ GÜNLERİNDE AŞK

1968 Mayıs’ı Paris ve sonrasında İtalya, İngiltere. Dönemin özgürlükçü ve aktivist gençliği hayallerini gerçekleştirmek yolunda ilerler. Devrim heyecanına aşk ve sanatta eşlik eder ama hiç biri birbirinden kolay değildir. Dönemi  çok iyi yansıtmışlar filmde gerek kostümler, mekanlar, oyunculuklarla. Gezi sonrası farklı gözle izlenileceğinden de eminim. Müzikler de filmin önemlileri arasında. Bir an kendinizi tarihin o kesitinde hissedebilirsiniz. Büyülü bir atmosfer içinde yani.