28 Ağustos 2011 Pazar

BİR ÇAYIN DEMİNİ ALMASI GİBİ ZAMAN İSTER BAZI ŞEYLER

 

Hızla yaşanmakta her şey ve aynı hızla tükenmekte. Bu cümle üzerine düşünürken buldum kendimi bugün. Bu olgu kendi yörüngesi  içine aldı bizleri. Ona yetişmek mümkün değil artık. Ayaküstü yeme- içme, günübirlik aşklar- dostlar edinme ve aynı şekilde yitirme, bir yerlere telaş içinde yetişme, zamanla yarışma. Bunlar şehir insanının rutini haline geldi, öyle ki çocuklar bile bu tempo içinde. Hızlı olmak zorundalar, arkadaşlarıyla olduğu gibi, zamanla da yarışmayı öğrenmeliler ki ileride ‘iyi’ yerlere gelebilsinler. Böylelikle çocukluk denilen şey yitip gider, o hız dünyasından geriye kurslar, dersler sonucunda kazanılmış statüler kalır.
Büyüyünce sanki biraz daha sosyalleşilir. Dostlarla buluşulur mesela, ama yoktur öyle uzun zamanlarımız. Sohbetler kendi hayatlarımızı anlatmaktan, alışveriş, futbol açmazından öteye geçmez olur. Çoğu zaman bu buluşmalar internet üstünden yapılır zaten. Herkesle aynı anda temasta bulunmak daha kolaydır böyle, hem kimse de yorulmaz. Ağzını bile açmak zorunda değilsindir hatta. Zaten kimin vakti vardır ki durup dinlemeye, karşısındakinin gözlerinin içine bakmaya, onu anlamaya çalışmaya.
Aşk gibi bir duygu da bu girdabın içine düşmekten alıkoyamaz ya kendini, çok acıdır ve acıtır. Bir gün sonra kimsenin birbirini tanımayacağı, aramayıp, sormayacağı ilişkiler yumağına dönüşür yaşamlar. Daha az yaralanmak adına duvarlar örer herkes kendine. Kimseye geçit verilmez. Böylesi korunaklı ilişkilerden de hiçbir zaman sahici paylaşımlar çıkmaz.  
Hızla edindiklerimizi, koluna sepetini takarak hızla uğurlarız. Paylaşmadıkça artmayız çünkü, azalırız her gün biraz daha. Anılar biriktirmedikçe, sevmedikçe benzerlikleriyle olduğu kadar farklılıklarıyla, zaaflarıyla, faydası var mı ki diye baktıkça hep birileri gider ama yarın yeni biri olur nasılsa ve üzerine düşünülmesi gereken bir şey değildir bu. Hele ki üzülmek hiç olur mu, niye üzeceksin kendini, senden değerlisi var mı, hem böyledir doğanın dengesi.
Öyle bir şeydir ki bu hız, geçen senenin ayakkabısını giyemezsin, demode olur, çağın  gerisinde kalırsın mazallah.
Bir telefon alırız bir bakarız ki yarın raflarda yeni versiyonu, ama canımızı sıkmayız normaldir çünkü bu, çok normal. Piyasaya can gelsin, iyidir ekonomimiz için. Hızla, daha bir tüketiriz ve tükeniriz.
Hız keyifli de geride bıraktığı bir hoş esinti değil mi sadece? Oysa bir çayın demini alması gibi zaman ister bazı şeyler. Değer vermek, önemsenmek ister hele ki içinde insan varsa.
Yine de birileri için hazmı zordur hızla yemenin, hızla yaşam sürmenin. Bu kadar uçucu olmaya bilir bazı yerlerde dostluklar, aşklar.
O yerlerde olmak dileğiyle. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

BİR YARIM UMUT




Hani bazen okuduğumuz kitap bizi sarıp sarmalar, karakterler gerçekmiş gibi gelir, bir sokağı dönünce karşımıza çıkacaklar, bize merhaba diyeceklermiş gibi hissettirir ya, tam da öylesi kahramanları olan bir kitaptı Yolgeçen Hanı. Bu hissi sadece okurlar değil yazarlar da hissediyormuş meğer. Onları adı geçen mahallelerde göreceğini sanan yazarımızdan öğreniyoruz bunu. Ayrıca, yazma sürecinde kıskanç bir sevgiliye döndüğünü, hiç bırakamadığını ve onun tarafından da bırakılmak istenmediğini belirtiyor Pınar Selek. Adalet mücadelesinde çektiği acılardan kendisini kurtardığını da ekliyor, bir röportajında.
Roman, 12 Eylül sonrası hayatları farklılaşan insanların kesişen hikayelerini anlatıyor bize. Farklı sınıflardan, farklı kültürlerden insanlar ve arka planda politik gelişmeler mevcut. Sadece o dönemlerin değil geçmişin de ortak acıları bazı kahramanların yaşadıklarıyla bize aktarılıyor. Bütün bunlar, dostluk ve dayanışma hikâyeleriyle harmanlanıyor ve bana göre romanı sımsıcak yapan da bu oluyor. Devrimci Elif, müzisyen Hasan, annesiyle oturan Sema, Artin Usta, ondan pek çok şey öğrenen hiçbir yere gidemeyen Salih, Eczacı Cemal ve birçok renkli insan. Kahramanların neler yaşayacağı, yollarının nerelere varacağı merakla bekleniyor. Onlarla hüzünlenip, öfkelenirken sessizce tanıklık etmediğini, o paylaşımın içinde hissettiğini fark ediyor insan.
Ermeni, Kürt sorunları, 12 Eylül ve sonrasındaki tahribat, devrimci mücadele, adanmışlık, göç, aidiyetsizlik, edebiyat, sanat gibi pek çok konu var ama her şeye değineyim halinde değil, hepsi yerinde, samimi, birbirine geçmiş hikayeler. Yazarın romancılığıyla da tanışmış oluyoruz bu kitap sayesinde. Konunun sürükleyiciliği kadar anlatımdaki akıcılık, berrak dil ondan pek çok kitap okuyacağımızı müjdeliyor.
Kaçışın değil arayışın romanı diyebiliriz Yolgeçen Han’ına, bu romanın sonuna da yansımış, yazar umudun kapılarını aralamış ve belirgin bir son sunmamış bize.
Neredeyse her yazar gibi Pınar Selek’e de kitaptaki karakterlerden birinin kendisi olup olmadığı soruluyor ama o birçok insanla tanıştığını, farklı deneyimleri olduğunu belirterek ancak kitabın bütününün biyografisi olabileceğini dile getiriyor.
Son olarak, Pınar, sık aralıklarla gündeme gelen ve onu dayanılması güç acılara sevk eden  davalarından öte, başka gündemleri, başka ve güzel çalışmaları olan biri. 


17 Ağustos 2011 Çarşamba

DONDURMA TADINDA (YAZIN SANAT ALEMİNDEN KISA KISA)

Bu iki kelime ‘yaz ve sanat’ yan yana gelince, kimseyi bilmem ama benim içim kıpır kıpır oluyor. En çok yolunu gözlediğimiz mevsim yaz olsa gerek. Kışın üzerimizde yarattığı ağırlığı, kasveti kat kat giysilerimizle birlikte atıp sıcak günlere merhaba diyoruz. Arada baharda var elbet ama o bize başka güzelliği, yağmurlu havaların tadını yaşatıyor, güneşli günlerden ziyade.

Sinemalar kış kadar yoğun tempolu geçmez belki, tiyatrolarda tatile girmiştir ama bu demek değildir ki her şey bitti oysa neler vardır, neler. Açıkhava konserleri örneğin daha kıştan hayali kurulur. Hafif bir esintiyle, yazlık giysilerimiz içinde, yanımızda sevdiklerimizle dinlemeyi istediğimiz sanatçının karşısındayızdır. Festivallerin yeri ise bambaşkadır. Hele de şöyle yerlere serildiğimiz, rahat ve keyifli olanları tadından yenmez.
Tiyatrolar kapalı olsa da turneler vardır,  sezon içinde kaçırdıklarımızı bile izleyebilme şansı verebilir bizlere. Bizim için, Özen Yula’nın yazıp yönettiği Sinan Tuzcu, Yetkin Dikinciler, Beste Bereket gibi oyuncuların yer aldığı ‘Şems Unutma’ oyunu bunlardan biriydi. Enka sahnesinde bu müzikli oyunu, farklı bir yorumla izlemek, daha iyi olabileceğini hissettirse de yine de güzeldi. (Bu arada müzikler sahnede oyunculuk da yapan Jehan Barbur’a ait. )



Tatile gidilince karşılaşılan kültür sanat etkinlikleri bizi daha bir farklı mı heyecanlandırır yoksa ben mi öyle hissederim. Side’deki Anadolu Ateşinin Troya'sını Aspendos Arena'da izlemek müthişti diyebilirim tek kelimeyle. 120 kişinin aynı anda sahne aldığı, kostümleri, müzikleri, konusu ve büyüleyici danslarıyla izlemekten memnun olarak ayrıldığımız bir gösteri oldu.



Aynı büyüleyici etkiyi Kuruçeşme’de izleme şansı yakaladığımız Kardeş Türküler de verdi, hem de fazlasıyla. Yağan yağmur keyfimizi kesinlikle kaçıramadı. Bembeyaz giysileri içinde, gülen yüzleriyle bazen coşkuya,bazen hüzne sevkeden müzikleriyle harikaydılar. Arto Tunçboyacıyan’ın sempatik katılımı da bir o kadar güzeldi.

Bir gün sonra katıldığımız Efes Pilsen One Love festivali ise tam bir müzik ziyafeti yaşattı. Büyük Ev Ablukada, Happy Mondays, Nneka, Manıc Street Preachers. İzlediklerimiz ve keyif aldıklarımızdandı, renkli görüntülerin ve dostların da etkisi büyüktü bu keyifte.



Her Temmuz ayında merakla beklenen İstanbul Caz Festivali programının bu yıl hiç kuşkusuz en dikkat çeken konseriydi "Tribute to Miles". En büyük caz efsanelerinden biri olan Miles Davis için, cazın yaşayan en önemli isimlerinden üçü Herbie Hancock, Marcus Miller ve Wayne Shorter İstanbul'daydı. Hem de dünya prömiyerini yaptılar bu konserler serisinin. Miller'in cazdaki ustalığı, Shorter'in ve Hancock'un müziklerini icra ederkenki sevimli, sıcak, samimi halleri konserin unutulmazlarındandı. ben özellikle "Jean Pierre" yorumunu çok beğendim.



Sinemalar yazın çok geniş bir yelpaze sunmasa da ilgimizi çeken de muhakkak olur. Şirinler benim için öyleydi. Çocukluğa dönmek gibi. Tanıdıktı ama farklıydı da. Amerika’ya gitmeseler, kapitalizmle hiç tanışmasalar, daha ‘eskisi’gibi olsalar iyiydi ama olsun varsındı.




Kıştan farklı etkinlikler değil belki ama yaz tadında olunca daha bir güzel değil mi? Deniz, dondurma kışın da var ama yaz kadar anlamlı mı?