19 Nisan 2012 Perşembe

ASLINDA FISILTIYLA VERİLİYOR HERŞEY

Sema Kaygusuz kitap yazdığında merak etmemek, okumaya can atmamak mümkün olmaz benim için. Hele bir de bu kitabın içinde sevdiğim şair Birhan Keskin var ise –bu kitapta olduğu gibi –değmeyin keyfime.
Gaipten gelen seslerin peşine takılıyor Birhan. Biz de onun peşine. Uykusunu yitiriyor ve uykuları bölük pörçük olan şair tutkularını ateşliyor.
Sema Kaygusuz’un tüm kitaplarında var dünyanın uğultusu, derdi, tasası. Bu uğultuyu içinde duyanlara seslenir o. Gürültü eksik olmuyor bu kitapta. Tak tuk, danga dunga gibi sözcükler onu daha da hissettiriyor ama aslında fısıltıyla veriliyor her şey.
“Her türlü çıtırtıya açık kulaklarımızın yeryüzünün uğultusundan öte bir şey duymadığını söyleyemiyoruz da derin bir dalgınlığın perdesinde dinliyoruz birbirimizi”
Zaten herkesin öldürülebilir olduğu bir yere ait olan Çağrılmayan Musa, Musa Anter’i anlatıyor,yüreklerimizi acıtarak. Hüzün ve keder arasındaki ayrımdan bahsediyor yazarımız. Sakatları, travestileri, göçmenleri, has sanatçıları acının tam içinde bulunanları  kederli buluyor, hüzünlüleri ise dünyaya kendi güvenlik telaşıyla bakanlar olarak. Bu ayrımda acaba diyorum hayatın tam içinde (ya da tam dışı) acı çekerken birileri, bütün sıkıntıları göğüslerken daha sahici de diğer gruptakiler o sayılanlar arasında olmadığı, birebir yaşamadıkları için, hissettikleri sahicilikten uzak mı, içten, samimi değiller mi? Belki onlar kadar yoksulluğu,ötekiliği yaşamamışlardır ama hissetmek de vardır. Acıları ortak etmek de. Hep kıyıdan olma  hali midir bu? Hüzünlüler,kendilerini yakmazlar belki ama o yanık iziyle yaşarlar, kimbilir.
Birini tam olarak anlayabilmek için belki de o olmalıyız.
Masalsı, destansı bir kitap Karaduygun ama oldukça da gerçek.
“Aynı ekmekten bölünen bölündüğü anda farklı niteliklere bürünen iki değişik lokmaydılar.”
“Bütün tesadüfler gecikmiş karşılaşmalardır.”
“Arzunun ardiyesinde dünya dışı varlık”
Büyülü bir atmosferi var Sema Kaygusuz kitaplarının. Öyküyle arası peki iyi olmayan benim için Sandık Lekesi oldukça çarpıcıydı, gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Anlattıkları kadar anlatışı oldukça etkileyici benim için. Bir o kadar da zor ama okuması. Öyle yolda, orada burada okunduğunda harcıyorum hissi yaşatabilir, çünkü üzerine düşünülmelidir her bir cümlenin, notlar alınmalı, içe sindirilmeli, tadına varılmalıdır.
Hayatın gürültüsü içinde size fısıldadıklarını duyabilmek isterseniz, buyurun derim.

16 Şubat 2012 Perşembe

HER ŞEYİN BAŞI İNSAN...



Bir Ayrılık (A Seperation) filmi İran’da geçiyor.  Oraya özgü durumlar yok değil ama asıl mesele insan olduğu için her yerde olabilir hissi de veriyor.(en azından benim için böyle) Bizi etkileyen faktörler (dini-ahlaki-vicdani...vb. ) her yerde mevcut. Asıl olan insan ve insanın durumlar karşısındaki davranışları, tutumları. Elbette ki bunda kişinin dünya görüşünün, inançlarının payı büyük. Yaşadığı yeri de göz ardı edemeyiz. Filmde inanan kadının bazen inançlarıyla çeliştiğini, onların sorunları çözmede yetersiz kaldığını görüyoruz. Yalan söylemenin bazı durumlarda kaçınılmaz olduğu ya da en azından bu durumun anlaşılabilir olduğundan söz edebiliriz. Filmde vicdani, ahlaki sorgulama var bana kalırsa ve izlerken bizde bu durumdan nasipleniyoruz. Bir tarafın haklılığı ya da haksızlığı değil sanki bahsedilecek olan. Ne yana baksan haklı gibi. Ya da haksız. İnançlar ve yaşayış farklılıkları var olduğu gibi sınıfsal bir farklılık da söz konusu filmde. İki farklı aile var filmde, ikisinin içinden çıkamadığı durumlar, çözümsüz ve hatta çaresiz kalışları da. Konuyu oyuncuların müthiş performansı da destekleyince (Çocuk oyuncular da dahil) harika bir film çıkıyor ortaya.

3 Şubat 2012 Cuma

ZOR GÜNLER


Zor günler, yaşadığımız şu günler. Gerçi böylesi bir ülkede böylesi bir coğrafyada yaşayınca hangi gün zor değil ki? Acaba bugün neler oldu diye düşünmediğimiz, üzülmediğimiz, öfkelenmediğimiz, gazete, TV açmaya korkmadığımız günlerimiz gelse keşke.

Her gün ya geçmiş günlerde, yıllarda olan kahredici olayları anıyoruz, mahkemelerde davaları takip ediyoruz ya da onlara yenilerini ekliyoruz. Van depremi doğa karşısındaki acizliğimizi hatırlattı bize. Önlem almaktan ne kadar uzak olduğumuzu ve kendisinden çalınanı nasılda geri aldığını. Keder verdi , kış ortasında açıkta kalanları görmek ama onlar yaşadı asıl acıyı tam içinde. Biz şehirli insanların payınaysa daha tarifsiz bir sıkıntı düştü. Zalimleştiğimizi, nefrete boğulduğumuzu gösteren.
Çok sürmeden Uludere’den yükseldi çığlıklar, kalbimizin ortasında yer edindi. Çocuklar, gencecik insanlar sarınıp yatacakken kefenlendi battaniyelere ve uzatıldı gelişigüzel, yan yana bir traktör kasasına. Bu görüntülerin savaştan farklı olmadığını kim söyleyebilir ki? Gerçi onlarda kaçakçılık yapmasındı, ahlaka aykırıydı. Hayatlarını sürdürebilmek için sigara, mazot kaçakçılığı bile kabul edilemez eğer Kürtsen ama bir metropelde yaşıyorsan çakma iPadlerin olabilir, CD'lerin, kitapların korsan olsa ne olur, kim ne der? Kayıtdışı ekonomi kimin umurunda.

Ahmet Şık, Nedim Şener davaları, asker Sevag’ı öldürenlerin tutuksuz yargılanması, Hrant’ı öldürenlerin örgütle bağlantısının bulunmaması, U. Mumcu, A.İpekçi ve nicelerinin faillerinin ortaya çıkarılmaması, öğrencilerin yumurtadan, gazeteden, kitaptan onca yıl hapis cezası almaları saymakla bitmeyecek bir sürü dava ve aldatmacası var.

Bu ülke ağır gelir oldu hepimizin sırtına ama gidecek başka bir yerimiz yok ki. Biz gitsek de o ülke hep bizimle gelecek. Kafavis’in dediği gibi dönüp dolaşıp bu şehre geleceğiz, bu ülkeye.

Kederiyle, sevinciyle buralıyız biz. İyisi mi ( kolay olmadığını her gün biraz daha fazla öğrensek de, ne yapacağımızı bilemesek de) daha yaşanılası, daha özgür bir yer edelim ki gerçek bir ülke, vatan olsun burası.  

5 Ocak 2012 Perşembe

DÜĞÜN



Yönetmenliğini Tilbe Saran’ın yaptığı (aynı zamanda oyuncularından biri) ve 2010 yılında yılın yazarı ödülünü alan Ayşe Bayramoğlu tarafından kaleme alınan bu oyun sekiz kadın oyuncudan oluşuyor. Bir düğün evinin mutfağında gelişiyor her şey. Anne, anneanne ve yıllardır birlikte yaşadıkları hizmetkarlarıyla ve yanı sıra düğün sabahı olması dolayısıyla büyük bir telaşla açılıyor perde. Sonrasında bu görüntüye damadın annesi, kız kardeşi de ekleniyor. Gelinse arkadaşıyla kuaförde ve bir müddet sonra dahil oluyorlar kadroya. Gelin ve damat ailelerinin farklı kültürlerden olduğu çok zaman geçmeden anlaşılıyor. Farklılar, bir taraf İstanbul’lu, eğitimli diğer taraf daha geleneksel ancak iki tarafında erkek dünyasının hakimiyetinde olduğu ortada.  Bu aile tablosuna gelin ve kız arkadaşı da ekleniyor. Bir de başından beri oradan oraya koşuşturup duran, garson bir kız var. Tacize uğramak, aldatılmak, fiziksel şiddet görmek, eşi tarafından terk edildiği ve çocuğu olduğu için sakat biriyle evlenmek zorunda kalmak, erkek kardeşinin popülaritesi altında ezilerek büyümek, eşi tarafından aldatıldığını çocuğuna, annesine söyleyemediği için bunun sıkıntısını yaşamak gibi pek çok sorun yaşasalar da kadınlar bu durumdan ne sıyrılabiliyor ne de ayrı bir yaşam biçimi kurabiliyorlar. Ataerkil dünyada şiddeti yaşayan ve bunu içselleştiren, böylesi dili edinen kadınlar olarak görüyoruz her birini ve belki de hayattaki pek çok kadını.
Bu sekiz kadın birbirinden çok farklı görünse de açığa çıkan sırlarıyla ne kadarda benzeşiyorlarmış diye düşündürüyorlar bizi. Bazen mağdur oluyorlar bazen mağdur eden. Birbirleriyle ama en çok da kendileriyle yüzleşiyorlar. Çatışma karşısındakiyle, geçmişle gibi görünse de en çok kendileriyle. Baskılar farklılık gösteriyor belki ama hepsi basit çözümler aramış dahası bu gördüğü şiddeti, yaşamı farkında olmadan belki de, kendilerine, çevrelerindekilere uygulamışlar. Erkek dünyasının dilini konuşur olmuşlar. Erkeklerin dünyasında kalabilmek, yer edinebilmek için, bir şeylere mecbur hissetmişler kendilerini. Zorluklar kadar onlarla baş edebilme durumlarını, bir aradaki diyaloglarını, kısacası kadınlık hallerini de görüyoruz.
Oyun bu denli hayatın içinden can alıcı sorunlara temas ederken eğlencesinden de bir şey yitirmeden ilerliyor. Keyifle, dolu dolu bir oyun izlemenin zevki de bambaşka oluyor. Her yaş kesiminden kadın oyuncu görmek mümkün sahne de, hepsinin de oldukça iyi olduğunu da belirtmeden geçmemek gerekir. Güler Ökten, Zerrin Sümer, Tilbe Saran ve Şebnem Sönmez ile genç oyuncular Eda Çatalcam, Evren Ercan, Serpil Göral ve Maria Akgüllü rol alıyor. Sahne düzeni, dekorasyonu da bana kalırsa oldukça kullanışlı.
Tiyatro ve kadın, yaşları ne kadar ilerlemiş olsa da, baskılar onları yorsa da olmazsa olmazı hayatın.